Merhab arkadaşlar. Taze fasulyeyi yapmayan arkadaşlar da var ama sorun değil ben burdayım :) Hemen bu basit tarifi sizlerle paylaşayım ki sizlerde öğrenin. Özelliklede üniversite öğrencisi arkadaşlar ve yeni evlenen hanımlar için gelsin sırada ki tarifimiz :)))



MALZEMELER (4 kişilik)
* 1 kilo taze
* 1 orta boy soğan
* 3 orta boy domates
* 4-5 diş sarımsak
* 1 yemek kaşığının yarısı kadar salça
* Tuz
* Yarım çay bardağı sıcak su

YAPILIŞI
Ayıkladığınız fasulyeleri eninden uzunca kesin. Uzun uzun bırakıyorum ben yemesi daha eğlenceli oluyor.:)
Fasulyeleri tencereye alın, üzerine domatesleri rendeleyin, soğan ve sarımsakları küp küp kesip ekleyin. Bir kaşık salça, tuz ve suyu ekleyip, önce yüksek ateşte sonrasında da en kısık ateşte yavaşça pişmeye bırakın. Tencerenin de kapağı kapalı olsun.
Sonra da size afiyet olsun :)

Acı  sirenler üst üste yankılanıyor kalmayan şehrin ortasında....Sokak yok artık. Sokaklar sırayla bombalandı.. Aileler de yok şimdi Filistinde çünkü hepsi bir acı kayıp mutlaka yaşadı. Kimi evladını kaybetti uyuduğu beşikte, kimi kocasını kimi babasını.... Ama sonuçta herkes aynı acıyı yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.

Bizler klavye kahramanları ya yazmakla yetiniyoruz yada oturduğumuz sandalyenin konforu ile savaş nidaları atıyoruz ''artık savaş başlamalı'', buna dur demeliyiz vs gibi.

Savaş ne zaman neye çözüm oldu ki ? Şimdi olmasını bekliyoruz. Tarih milyonlarca savaş ile dolu..Hepsinde vahşetler katliamlar yaşandı. Savaş bitti acı sonları tarih kitaplarını belgeselleri süsledi. Ama sonra insanoğlu gene egosunu yenemedi, aç gözlülüğüne, fesatlığına, iktidar hırsına, taht kavgasına, egemen olma isteğine karşı koyamadı ve savaşlar hep evam etti. Kimse akıllanmadı...

Tabi birde işin diğer boyutu var. Acaba savaş çıksa hangi koltuk delikanlısını bulabilicez cesurca ortalarda :)

Hep bi hava civa, nekrofili bu bence ölü üzerinden prim yapmakta bu kategoriye giriyor. Sonra bu arkadaşlar bana kalkıp blogta siyasi içerik paylaşma diyor ya işte o zaman buna daha çok gülüyorum :) Getirilerini düşünerek acaba kim galip çıktı bugüne kadar kendi verdiği savaştan ?

Facebookta, twitterda dizi dizi satırlar, ince ince nameler, altlarında eklenmiş kafası kopmuş bebekler, ağlayan babalar anneler...

Bunları engellemek ne kadar mümkün, kimin için ne yapabiliriz, kime ne faydamız olurdan ziyade bir beğendirme reetwitlenme, paylaşılma aşkı....Bunun adı tam bir saygısızlık, düşüncesizlik.patavatsızlık....

Sosyal medyayı kullanım yaş sınırı 13. Ama buna rağmen facebook, twitter gibi sosyal medya ağlarını kullanan 13 yaş altı çocuk sayısı ise % 82.
Bir günün 6 saatten fazla kısmını internet başında geçiren çocuk sayısı ise %14 !! 

Bundan çıkan soru ise şu : 13 yaş altı bir çocuğun sosyal medyayı faydalı şekilde kullanması ne kadar mümkün ? Hiçbir ebeveyn çocuğunun bu 6 saatten fazla kullanımının tamamını gözetim altında tutamaz...
Facebook kullanan 13 yaş altı çocuk oranı %86. Ben demiyorum Kayseri Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesinin yaptığı araştırma sonuçlarına dayanarak yazıyorum bunları..

Evet dünyada bir savaş var, bizi teyet geçmiş, ama yarın bizi de içine alıp almayacağı belli olmayan bir savaş. İnsanlar ölüyor biliyoruz ama katliamın, vahşetin görüntülerini sosyal medyada paylaşmak bizlere zarardan çok ne getiriyor ? Kafası kopmuş bir çocuğun fotoğrafını görmem; beni bile derinden sarsan bir durum iken, bunu % 86 lık bir kullanıcı kitlesine sahip olan 13 yaş altı çocukların görme ihtimali o kadar yüksek ki.....

Bir yeri yaparken diğer yeri yıkmaktan sanırım zevk alan insanlarız bizler. Yazın nefretinizi kusun ama şu görüntüleri paylaşmayın artık. Çaresizlik kötü bir duygu, birşey yapamıyor olmak insanı daha da derinden yaralıyorken bunu lütfen kendi çocuklarımıza yapmayın. Savaşa karşıyız. İnsanların ölümlerine karşıyız, savaş istemiyoruz, barış olmalı diyoruz... O zaman önce bu görüntülere maruz bıraktığımız çocukların da ruh sağlığını düşünelim. Yarın geleceğimizi onların hazırlayacağını lütfen unutmayalım....
Saygılar !



Filistin'de çok sıcak saatler yaşanıyor.  

Hamas radyosu, Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın Gazze kentindeki devlet başkanlığı binasının Hamas kuvvetleri tarafından ele geçirildiğini açıkladı.

Radyo açıklamasında, Mahmud Abbas'a bağlı El Fetih'in son kalesi'nin de düştüğü açıklamasını yaptı..
Filistin Devlet Başkanı Abbas'ın halen Batı Şeria'daki Ramallah'da olduğu belirtiliyor.

Bilindiği gibi Filistin'de Ocak 2006'da ilk kez genel seçime katılan Hamas'ın büyük bir zafer kazanıp hükümeti kurması  üzerine ABD, AB ve İsrail  Filistin'e ekonomik ambargo uygulamaya başlamıştı.

El  Fetihli Filistin lideri Mahmud Abbas'ın   ABD ve İsrail'le  yoğun  işbirliğine gitmesiyle  büyük bir siyasi kriz başlamıştı.

Mahmud Abbas'ın olağanüstü hal ilanına rağmen, Hamas üyesi Başbakan İsmail Hanya, ulusal uzlaşı hükümetinin devam edeceğini ve düzenin hukuk kuralları içerisinde sağlanacağını söyleyerek Abbas'a meydan okumuştu.
Böylelikle Filistin fiilen iki siyasi sisteme bölünmüş oluyordu. 

Uzun yıllar boyunca Yaser Arafat, İsrail,  Abd, Birleşmiş Milletler  ve  bir çok devlet adamının yoğun çabaları sonucu  barışı sağlamak  adına kurulan  bağımsız Filistin devleti parçalanıyordu.

Fakir Gazze  bölgesinde yaşayan Hamas yanlıları ve Batı Şeria'da yaşayan nispeten ekonomik durumu daha iyi olan El Fetih yanlıları arasında yaşanan çelişki ve sürtüşme giderilememişti.

Radikal İslamcı bir söylemle yola çıkan Hamas, İsrail'in varlığına karşı çıktıklarını,  laik değil şeriat düzeniyle idare edilen bir devlet istediklerini öne sürerek El Fetih'in ılımlı tutumuyla taban tabana zıt bir siyasi tavır sergiliyorlardı.

Şimdi bu çatışmaların  giderek El Fetih'in güçlü olduğu Batı Şeria'ya doğru yayılmasından endişe ediliyor.
El Fetih'e bağlı El Aksa Şehitleri Tugayı, "sıkıyönetim" çağrısında bulunarak Fetih hareketinin tüm güçleriyle konuşlandırılmasını istedi.

ABD Başkanı George W Bush giderek derinleşen krizden duyduğu endişeyi dile getirirken, Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice, Abbas'ı desteklediklerini belirtti.

İşte bu durumda bütün gözler yeniden Filistin' e çevrildi.
Şimdi Filistin' de ne olacak ?

Siyasi yorumcular Bill Clinton, Ehud Barak ve Yaser Arafat arasında büyük bir  medya şöleniyle çözülen dünyanın en büyük krizlerinden biri olan Filistin anlaşması   şartlarının  halk tarafından yeterince anlaşılmadığı yorumunu yapıyorlar.

 Gazz'de  göçmen kamplarında yaşayan fakir Filistinli araplar, Mısırlı'Müslüman kardeşler' in kurulmasında önemli bir rol oynadığı Hamas'ın dini söylemleriyle  karınlarının gurultusunu gidermeye çalıştılar.
Bekledikleri ekonomik refah  yerine baskı gördüler. Batı Şeria'da  zenginleşen El Fetih yanılarına  bakıp diş bilediler.

Yaser Arafat'ın vefatından sonra onun yerine geçen laik lider  Mahmud Abbas: Verdiği "Tek kanun,tek yönetim ve tek silah " sözünü  yerine getiremedi.

Mahmud Abbas başarılı olamadı.
Senaryolara göre şimdi İsrail Gazze'yi yeniden işgal edecek.

İsrail  Hamas'ı  ülke güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle tecrit edilmesini sağlamaya çalışacak. ABD, AB ve tüm Arap ülkeleri buna göz yumacak. 

Gazz'de Filistinli  Arap çocukları sokaklarda zırhlı araçlara yine taş atacaklar.Aralarından öldürülenler olacak.  Hamas Suriye ve İran'dan yardım isteyecek.  Irak kriziyle iyice birbirine giren Ortadoğu dengeleri daha da içinden çıkılmaz bir hal alacak.  

Mahmud Abbas bu durumda nasıl bir politika izleyecek göreceğiz. 

BİLİYORUM ÇOK UZUN BİR YAZI AMA SIKILMADAN OKUMANIZI TAVSİYE EDİYORUM ARKADAŞLAR. YAZIDA BİR HASTALIKTAN ÇOK HAYATINIZDA DEĞİŞTİRMENİZ GEREKEN BİR ÇOK NOKTA OLDUĞUNU FARKEDİCEKSİNİZ...



Onkoloji alanında 30 yıldır çalışan bir bilim adamı ve aynı zamanda bir tıp doktoru olan Prof. Dr. Vincent Castronovo, kaderin bir cilvesi ile 2011 yılında gırtlak kanserine yakalandı ve kendi
uyguladığı tedavi yaklaşımı ile bu hastalıktan tamamen kurtuldu.


Prof. Dr. Vincent Castronovo kanser ve beslenme ilişkisi konusunda çalışan dünyaca ünlü Belçikalı bir bilim adamı ve tıp doktorudur.
Bu yazıyı kendisi ile 12 Nisan 2012 de Belçika RTL radyosunda yapılan söyleşiden derledik.

KANSERE YAKALANDIM

Meslek hayatımı kansere karşı savaşmaya adadım. Bilhassa ölümlere sebep olan metastazların oluşmasını sağlayan mekanizmaların deşifre edilmesi üzerinde uzun yıllar çalıştım.
15 yıldan fazla bir süredir, bilim ve tıp dünyasında fazla üzerine gidilmeyen beslenmenin kötü huylu tümörlerin ortaya çıkmasında ve gelişmesinde oynadığı anahtar rol üzerine yoğunlaştım.

Geçtiğimiz yıl, 2011 yılı Şubat ayında ben de reflüye bağlı olarak gırtlak kanseri teşhis edildi. Sonunda 30 yılı aşkın bir süredir mücadele ettiğim bu kötü hastalık beni kendi evimde yakaladı.

HEM DOKTOR HEM HASTA OLMAK

Liege Üniversitesi Hastanesinden uzman bir doktor ekibi ve kendi geliştirdiğim tedavi stratejimle bu hastalıktan tamamen kurtuldum. Hastalıkla geçirdiğim bu serüvenli yolculuktan sonra, eskisinden çok daha sağlıklı bir hayata kavuştum.

Ben her iki tarafı da gördüm. Hem doktor hem hasta. Tabii benim meslekten olmam ve bu konu üzerine zaten çalışıyor olmam bu hastalığı daha iyi anlamamı ve adımlarımı ona göre atmamı sağladı.

Benim tedavi yaklaşımım 4 unsurdan oluşuyor:

Beslenme, Egzersiz, Sevgi ve Dostluk

REFLÜ DEYİP GEÇMEYİN

Bende senelerdir reflü sorunu vardı. Bunu çok önemsemedim çeşitli ilaçlarla antibiyotiklerle bunu geçiştirdim.

Ancak sürekli olarak yukarı çıkan bu asit gırtlak dokusunu tahriş ediyor ve enfeksiyonlar oluşturuyor. Buradaki enfeksiyonları önlemek için aldığım antibiyotiklerle beraber gırtlak dokusundaki bağışıklık mekanizması duyarsızlaştı ve oluşabilecek bozuk genetiklik hücreleri yok edemedi. Ben kanser olduğumu son safha da öğrendim.

KANSERİN BESLENME İLE İLİŞKİSİ

Uzun süre kanserin kalıtsal olduğu düşünüldü. Ancak kanser kalıtsal değil, çevresel etkenlere dayanan bir hastalık.

Akciğer kanserinin %90 sebebi sigaradır. Bunu herkes biliyor. Mevcut kanserlerin %40 sebebi ise doğrudan beslenme ile ilişkili.
Bazı kanser türlerinde bu oran çok daha yüksek, örneğin benim uzmanlık alanım olan barsak ve mide kanserlerinin %54ünün sebebi beslenme ile ilişkili.
Araştırmalarımız sırasında biz şüphelendik acaba bu kansere yakalanan hastaların beslenmelerinde herhangi bir şey var mı?
Daha sonra bunu bizim kanser araştırma merkezimizde inceledik. Gördük ki analiz etiğimiz hastaların tamamına yakınında bir beslenme bozukluğu var.
Araştırmayı derinleştirdiğimizde bulgularımız şaşırtıcı idi. Vakaların tamamında beslenme ile kanser arasında istatistiksel olarak göze batan doğrudan nedensel bir ilişki var.

Beslenme ile kanser ilişkisini şu şekilde izah edebiliriz. Beslenme bozukluğu bağışıklık sisteminin düzgün çalışmamasına yol açıyor, vücudu koruyan hücrelerin üremesi yeterli hammadde olmadığı için
yavaşlıyor.
Vücutta zaman zaman dış etkenlerle oluşan bozuk genetiklik hücreler yok sekteye uğramış bu bağışıklık sistemi tarafından yok edilemiyor.

ŞEKER ZEHİRLİ
Çağımızdaki en büyük tehlike şeker. Bundan 100 sene önce yılda 1kg şeker tüketirken şu an sizin tüketiminiz 72kg oldu.

İnsan vücudu buna alışkın değil vücuda giren bu kadar şekere karşı ne yapacağını bilmiyor. Vücutta iç iltihaplanma oluşturuyor. Bizi bugün meşgul eden pek çok hastalığın sebebi bu iltihaplanmadır.
Obezitenin tıptaki adı iltihaplanmadır ve sebebi şekerdir.
MS hastalığı bir iltihaplanma hastalığıdır. Beynin bazı bölgeleri iltihaplanma yüzünden dopamin üretemez hale gelir. MS hastalığının sebebi bu dopamin üretememedir.
Kanserinde gelişmesi için ortamı hazırlayan bu iltihaplanmadır.
Yetersiz beslenen zenginler
Yetersiz beslenme yiyeceğin az olduğu fakir ülkelerin sorunu değil. Günümüzde zengin saydığımız batı ülkelerinde bir yetersiz beslenme söz konusu.
Tükettiğimiz besinlerin çoğu endüstride işlenip rafine ediliyor ve faydalı her şeyden arındırılıyor. Örneğin ekmek buğdayın en faydalı olan kabuğu atılarak yapılıyor. B12, protein ve demir gidiyor geriye saf nişasta yani şeker kalıyor.
İlginçtir ki gıda endüstrisinin diğer bir kolu da bu artıkları alıp bunlardan vitamin destek ürünleri yapıp bize ayrıca satıyor.

PALMİYE YAĞI ZEHİRLİ

Bize hayvansal yağların kötülüğünden bitkisel yağların iyiliğinden bahsedilir. Oysa bitkisel bir yağ olan palmiye yağı toksik bir yağ.
Maalesef palmiye yağı gıda endüstrisinde en çok kullanılan yağdır. Bugün süpermarket raflarında gördüğünüz ve üzerinde "bitkisel yağ" yazan yiyeceklerin neredeyse tamamında palmiye yağı kullanılır. Çünkü diğer yağlara göre sıcaklığa çok dayanıklıdır. Gıdalar işlenirken uygulanan yüksek
ısılı işlemlere dayanıklıdır. Bu yağ ayrıca uzun süre yapısı bozulmadan durabilir. Bu şekilde hem yiyeceklerin raf ömrü uzatılmış olur hem de fabrikada yağı depolama ve üretme maliyeti düşürülür.
Son zamanlarda gıda şirketleri yaşanan ekonomik kriz yüzünden karlılıklarını koruyabilmek için maliyet düşürmeyi iyice ön plana aldılar. Örneğin diğer yağların yerine palmiye yağı kullanılması onların karlı
kalabilmesine yardım ediyor. Bu yüzden daha çok şirket bu yağı kullanmaya başladı.
Ben herkesi uyarıyorum bu yağ toksiktir, kanserojendir lütfen palmiye yağı bulunduran yiyeceklerden uzak durun. Henüz bu yağın kullanımı yasaklanmadı, ancak yaptığımız baskılarla Avrupa Birliği
geçtiğimiz günlerde palmiye yağı bulunan gıdaların üzerinde bunun açıkça yazılması için bir yasa çıkardı. Bundan önce sadece bitkisel yağ yazıyorlardı. Bitkisel yağ dedikleri ise çoğu zaman bu palmiye yağıdır.

KANSERİ NASIL YENDİM ?

Önce tıbba güvendim. Ancak bununla bırakmadım beslenmemi planladım ve besin destekleri kullandım. Kemoterapi sırasında probiotikler kullandım. İnsanın barsağında bizim için vazgeçilmez olan bakteriler vardır. Bu bakterilerin bizim için hayati önemi vardır. Bunlar olmadan bazı besinleri hazmedemeyiz. Ayrıca gerekli bazı enzim ve vitaminlerin üretilmesini sağlarlar. İlginç bir nokta şu,
geçtiğimiz günlerde aslında beynimiz ile barsakta yaşayan bu bakteriler arasında karşılıklı bir iletişim olduğu bulundu.
Kemoterapi sırasında maalesef barsaklardaki bu bakteriler ölüyor. Bu yüzden onları yenilemek için
probiotik kullandım. Probiotikler bu bakterilerin uyur halde bulunduğu kültürüdür. Bunlar barsağa yerleşir ve azalan veya yok olan barsak florasını yeniler.
Bunun yanı sıra vitamin hapları aldım. Mineraller aldım.

Omega-3 yağlarını düzenli olarak beslenmeme dâhil ettim.
Yeteri kadar protein aldım.
Kızartmaları kestim.
Hepsinden önemlisi ise şeker almayı kestim.

Doktorlarım çok açık fikirli idi benim getirdiğim önerileri her zaman değerlendirmeye aldılar. Böyle bir şansım oldu. İletişimim diğer hastalara göre çok daha kolay oldu.

ÇİĞNEMENİN ÖNEMİ

DEEWMemelilerin beslenmesinin ilk ve en önemli aşaması çiğnemedir. Maalesef sosyal yaşam biçimimiz ve değişen ve rafine olan gıdalar bizleri çiğneme davranışından uzaklaştırdı. Çiğnemek bizler için biyomekanik bir olaydır ve vücutta bazı sistemleri harekete geçirir. Bunun yansıra parçalanan gıdalar
kolayca hazmedilir. Barsaklarda oluşan gazların sebebi iyi çiğnememedir.

ÖNERDİĞİMİZ KANSER TEDAVİSİ

Biz merkezimizde hastalara bir kan testi yaparak hangi vitamin, mineral ve yağların eksik olduğunu tespit ediyoruz.
Buna göre hastaya uygun bir beslenme planı oluşturuyoruz. Çünkü zaten bir kere yetersiz ve yanlış beslenme yüzünden insan hasta olmuş. Hastalığın tedavi sürecinde bu yanlış mutlaka giderilmeli ve vücutta eksik olan ne varsa beslenme ile yerine konulmalı. Aksi halde bir iyileşmeden söz edemeyiz.

* Yiyecekleri çiğneyin ve strese kapılmadan yavaş yavaş yiyin. Yemek yemeyi aceleye getirmeyin yemek için kendinize zaman ayırın.
* Yağlı balıkları tüketmeyi ihmal etmeyin. Ton balığı tüketin, bu balığın içinde yüksek miktarda vücut için dışardan alınması şart olan yağ asitleri bulunur. Bu yağ asitlerini vücudumuzun çalışması için
gereklidir. Ancak vücutta üretemeyiz dışardan alınması gerekir. Haftada en az 3 kez yağlı balıkları tüketin.
* Şekerden uzak durun. Şekeri ve türevlerini (nişastalar, karbonhidratlar) hayatınızdan çıkarmaya çalışın. Hızlı şekerleri kesinlikle tüketmeyin.
* Brokoli tüketin. Bunun içinde kanserin metastaz yapmasını önleyen bir madde var.
* Yağları pişirmeyin. Yakmayın. Üzerinden duman çıkan bir yağ toksiktir.
* Sıcaklık yağların kimyasal yapısını değiştirip onları zehirli hale getirir.
* Yağı mümkünse pişmenin son aşamasında ekleyin.
* Brokoli ve diğer sebzeleri tüketirken bunları suda kaynatmayın. İçinde faydalı olan her şeyi suyuyla atarsınız. Tüketirken bunu ağır buharda pişirin. Yağını da sonradan ekleyin üstüne.
* Kanınızdaki bakırı azaltın. Bunun için ıspanak tüketin.
* Kızartmalardan uzak durun. Palmiye yağı ve ay çiçek yağını kullanmayın.
GÜLÜN....

PROFESÖR DR.VİNCENT CASTRONOVO KİMDİR ?

Profesör Vincent Castronovo, Belçika'da Liege Üniversitesi Onkoloji Araştırma Merkezinin yöneticisi ve aynı üniversitenin tıp fakültesi bölüm başkanı.
Pek çok ödül almış bir bilim adamı. Saygın uluslararası tıp ve bilim dergilerinde yayınlanmış iki yüzden fazla makalesi bulunuyor. Klinik onkoloji alanında çalışma yapan bir bilim adamı olmasının
yansıra, kendisi aynı zamanda bir tıp doktoru ve cerrah. Amerika'da ulusal kanser araştırma enstitüsünde uzun yıllar çalışmış ve 1992 yılında ilk Metastaz Araştırma Laboratuvarını kurmuştur.
Yaz aylarının değişmez lezzetlerinin tariflerini vemeye devam ediyoruz :P
Bizi izlemeye devam edin :)



MALZEMELER (4 kişilik)

* 2 kutu ton balığı
* Maydonoz-dereotu-taze nane-sarımsak
* 1 Paket makarna
* 4 adet iri domates
* 4-5 adet sivri biber
* 2 adet kırmızı biber
* Zeytinyağı
* ve baharatlar(kimyoon-karabiber-kırmızıbiber-kekik)

HAZIRLANIŞI
* Makarnamızı her zaman ki şekliyle haşlıyoruz. Makarnamız haşlanırken diğer taraftan malzemelerimizi hazırlamaya başlıyalım.


* Domateslerimizin kabuklarını soyalım. Biberlerimizi ince ince keselin.


* Tavaya zeytinyağı ile beraber alalım ve biberlerimizi ince kıyılmış sarımsaklarla soteleyelim.


* Ardından küp doğranmış domateslerimizi biberlerimize katalım ve iyice ezilene kadar pişirelim.


* Maydonoz ve diğer sebzeleri incecik kıyalım.
* Biraz salçada ekleyebilirsiniz renk vermesi için. Zira yeni nesil domatesler kırmızıdan öte sarı gibi :)
* İnce kıydığımız otlarımızıda tavaya alıp ocağı kapatalım.
* Ton balıklarımzın yağını biraz süzerek sosumuza katalım...
Sonra da makarnamızın üzerine sosumuzu servis edelim ve çatlayana kadar yiiyelim. Hemen arkasından da ''ben neden zayıflayamıyorum''diyelim. Adettendir :P



HELAL OLSUN DEDİRTEN 3 GİRİŞİMCİ GENÇ KADIN....
İnternet sitelerinden sonra sosyal medya da e-ticaret alanında rol üstlenmeye başladı. Değişimi fark eden pek çok kadın, elinin hamurunu kenara sıyırıp kendi işini kurmaya karar verdi. Aslında istedikleri ilk başta çok ciddiye alınmadı. Başarıları zamanla takdir edilmeye başlandı.
Bir cesaretle kendi işini kuran annelerden 1978 doğumlu Ebru Ceylan Çap. 2008 yılında kurduğu 'By primarima' markasının sahibi ve 2 çocuk annesi. Hem ev hanımı hem de iş kadını. Prima, birçok dilde mükemmel ve kusursuz demek. Kızı Rima’nın ismi ile birleştirip markasının ismine bu şekilde karar vermiş.
Mesleği ise özellikle bayanlar için büyük önem atfeden kına gecelerine hediye hazırlamak. Bu önemli günde farklılık oluşturmak isteyen gelin adayları için birbirinden farklı kolonyalar, tefler, çerçeveler, gelin tişörtleri yapıyor. Hepsine el emeği, göz nuru emeğini katıyor. Gelinlerin yanı sıra anneler ve bebekleri için de çalışıyor. Son dönemlerde asker uğurlamaları için de sipariş almaya başladı. 




Mesleğiyle ilgili eğitim almadığını, liseden sonra evlenmeyi tercih ettiğini aktaran Çap, yaklaşık 4 yıl kadar yağlı boya, kara kalem, çizim, sulu boya eğitimleri aldığını şimdi ise onun meyvelerini topladığını kaydediyor. Mesleğe bir tişört boyama ile başladığını belirten Çap, "Bir arkadaşım, 'Bu kadar tablo yapıyorsun, bu kadar çizim yapıyorsun benim için bir tişört çizmez misin?' dedi. Olur mu? Olmaz mı? Derken, o tişört ikinci üçüncü kişiye ulaşarak, sonra bir duvak, sonra bir sabun, bir ayna derken işe dönüşmeye başladı ve bugünlere geldik." diyor.

"İLK BAŞTA GÜLDÜLER, ŞİMDİ İSE TAKDİR EDİYORLAR"

İşe ilk başladığında çok fazla düğün organizasyonu firması olmadığını anlatan Çap, bu işi yaptığını duyanların ilk başta kendisine güldüğünü ancak şimdilerde takdir ettiklerini söylüyor. Bir yandan işi ile uğraşırken teknoloji ile boğuşma içinde olsa da her türlü yeniliği takip ediyor:

"Artık web siteleri dahi sosyal paylaşım hesapları açmış durumda. Bana müşterilerim sitemden daha çok sosyal paylaşımdan geliyor. Bunun hem artıları hem de eksileri var. Ben bu amaçla başlamadım. Tamamen kişisel bir hesaptı. Daha sonra ticarete dönüşmeye başladı. Müşterilerin her şeyi bire bir anlık görmeleri güzel. Anlık yorum yapmaları çok güzel. Hem ürünleriniz için hem sizin için. Kaliteliyseniz, kaliteniz daha da artıyor. Ama işinizi kötü yapıyorsanız, bir anda yerle bir de olabiliyorsunuz." 




Çap’ın en çok rahatsız olduğu konu ise taklit edilmek. "Çok uğraşarak emek verdiğim bir ürünün aynısının yapılıp satılması sinirimi bozabiliyor. Her kaliteli ürünün taklidi oluyor." diyen Çap, kendisini bir ağaca, taklit edenleri ise dallara benzetiyor: "Dallar, en ufak bir rüzgârda kırılabilir ama kökler her daim sağlam kalır."
ANNELİKLE İŞ KADINI KİMLİĞİNİ BİRLİKTE YÜRÜTMEKTE ZORLANIYORUM

İşin reklam kısmı da doğal olarak gelişiyor. Ürünü beğenen müşteriler, yakınlarına onlar tanıdıklarına derken önemli bir kitleye ulaşıyor. Çektikleri zorlukların içinde onlara en çok sıkıntı veren şey, evin içinde annelikle iş kadını kimliğini birlikte yürütmek. Ebru Çap, bu durumu şöyle özetliyor:

"Dengeyi sağlayamıyorum. 2 küçük çocuk ilgi bekliyor, alaka bekliyor. Ve siz ev ortamında çalıştığınız zaman 7/24 çalışıyorsunuz. Mesaim bitti tamam, dükkânı kapattım çıktım değil. Bazen minik bebeğime mama yedirmek için zaman ayırmak o kadar zor oluyor ki bu da vicdan azabına dönüşüyor. Veya küçük kızımın derslerine yardım etmek istiyorum ama o beni beklerken uyuya kalabiliyor. Kısacası evden çalışmak çok zor."

"EVİMDE ÇALIŞIYORUM AMA ÇAY MOLASI BİLE VEREMİYORUM"

Evden iş yürütmenin sanıldığı kadar kolay olmadığını anlatıyor, Çap. Ofiste çalışanların bir çay ya da yemek molasının olduğunu ama kendisinde onun bile olmadığını vurguluyor. Yemek zamanlarını ayaküstü atıştırmaktan yakınıyor ve işinin mesaisi olmadığı için çalışmanın gece yarılarına kadar uzadığını kaydediyor.




Artık ev hanımı olsa da kadınların boş durmadığına dikkat çeken iş kadını, herkesin bir şeyler ürettiğini ve el emeğini bir şekilde pazarladığını söylüyor.

İş hayatına atıldıktan sonra Çap’ı şaşırtan şeylerden biri de ünlülerle çalışmak olmuş. İlk başta büyük sıkıntı çekeceğini düşünen iş kadını, çalıştığı ünlü isimlerin hiçbiriyle en ufak bir sıkıntı dahi yaşamamış.

HAYALLERİNİN PEŞİNDE KOŞARAK PASTA USTASI OLDU

Mesleğine evden başlayıp, şimdi kendi iş yerini açan üstelik istihdama katkı sağlayan annelerden bir diğeri Zeynep Yümlü. Mesleği ise şeker sanatı. Şeker hamurundan yaptığı pastalarıyla düğünler, doğum günleri, bebek partilerine renk katıyor. Hepsine el emeğiyle şekil veriyor. Müşterisinin hayallerini pastanın üzerine tek tek işliyor. Yaklaşık olarak 4 kişiyi de istihdam ediyor.

Yümlü, babasının mesleği dolayısıyla eğitimine yurt dışında başlar. Fransızcayı Türkçe’den önce öğrenir. Yine baba mesleğinden dolayı çok fazla seyahat eder ve gördüğü ülkeler ufkunu genişletmesine yardımcı olur. Galatasaray Üniversitesi’ni bitirir ve iş hayatına özel sektörde başlar, bu süreçte el yeteneğini hobilerinde kullanmaya karar verir.
Cam süsleme sanatını dener ama içine sinmeyince devam ettirmez. Bir süre sonra şeker hamurundan yapılan kurabiyeleri keşfeder ve bu alana odaklanır. Türkiye’de henüz yeni yeni yayılmaya başlayan ve kullanımı bugün daha da sıklaşan blog altyapısında bir site açmaya karar verir. İsminin özellikle Türkçe olmasını ister. Dükkân kelimesini de çok sevdiği için ‘Mutlu Dükkân’ da karar kılar.

"EV HER GÜN ÇİKOLATA KOKUYORDU"

Yaklaşık 2 yıl kadar hem profesyonel iş hayatına devam eder hem de kurabiyelerini üretmeye başlar. İşten çıkıp akşam sipariş hazırlar sabah ise kargoya verir. 2011 yılına geldiğinde profesyonel iş yaşamına veda ederek el yeteneğini kullandığı şeker sanatına yönelir.




Evden iş yürütmenin sanıldığı kadar kolay olmadığını belirten Yümlü, o döneme dair yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

"O süreç çok komikti çünkü bir noktada artık eve sığmıyordum. Eve giren bir şekilde her tarafta un kalıntıları görebiliyordu ve evde çok yoğun çikolata, vanilya ve pasta vardı. Ev sürekli çikolata kokuyordu. Çok fazla tereyağlı malzeme vardı. Ama o süreç olmadan bu iş bugün buraya gelemezdi. Belki de herkes bu işe evinde başlamıştır. Dediğim gibi otomasyon bazlı bir iş olmadığı için birden bire kendini döndüren bir iş haline gelmiyor. Bir yerde düşük maliyetle başlıyorsunuz. İyi ki yaşamışım çünkü de çok güzel bir şekilde zorluklarla büyük işler yapmayı orada öğrendim."

2 yıl süre ile evde çalıştıktan sonra Gayrettepe'de Mutlu Dükkân atölyesini açar. Müşteri kitlesinin yüzde 95’ini bayanların oluşturduğunu söyleyen Yümlü, her yaşa hitap etmekle birlikte genelde 20-40 yaş aralığındaki kişilerden yüksek talep görüyor. Zaman zaman 90 yaşındaki birine de doğum günü pastası yapıyor, erkeklerin eşleri için de pasta hazırlıyor. 1 yaşındaki kızı Nil ile de işten artan kalan zamanlarda kaliteli vakit geçirmeye çalışıyor. Anne ve iş kadını kimliklerinin birbiriyle çatışmaması için sistemli hareket etmeyi tavsiye ediyor. Profesyonel iş yaşamıyla kendi işinin kıyaslamasını ise şöyle yapıyor:

"Bazı insanlar statik iş yaşantısından mutlu oluyorlar. Kendi işiniz olduğu zaman veya pastacı olduğunuz zaman bu iş böyle değil. Herkes Cuma’ya doğru rahatlarken, siz daralmaya başlıyorsunuz çünkü işleri yetiştirme stresi başlıyor. Pazartesi herkes işe gittiği için mutsuz siz seviniyorsunuz çünkü tek rahat gününüz. O yüzden kesinlikle bu tarz bir meslek çok rahat bir meslek değil. Ve sevilmeden yapılacak bir meslek hiç değil. Çok ciddi gönül vermeniz lazım, keyif almanız lazım. Dolayısıyla ben bu mesleği tercih ederim ama bazen o huzuru da özlemiyor değilim."

"TAKLİT, YAPILAN KİŞİYİ İNCİTMEDEN YAPILIRSA TADINDA OLUYOR"

Teknolojiyle arasının oldukça iyi olduğunu aktaran Yümlü, sosyal medyanın da ticari amaçla kullanılmasını inanılmaz hoş karşıladığını aktarıyor ve o da taklit edilmekten şöyle yakınıyor:

"Bir fikir yaratan bir insanın taklit edilmek hoşuna gidemez. Çünkü siz bir şekilde düşünüyorsunuz, yoruluyorsunuz ve bir şey tasarlamaya veya bir şey üretmeye çalışıyorsunuz. Yapan kişinin hakkını vererek, yani en azından ismini kullanarak veya iznini alarak kullanmakta hiçbir zarar görmüyorum. Dolayısıyla taklit zaten artık var. Ama yapan kişiyi incitmeden olursa çok daha tadında oluyor."

NE BABASI, NE ARKADAŞLARI İNANDI

1985 doğumlu Nurcan Yazıcı Küçükakyüz de kısa bir iş hayatı tecrübesinden sonra kendi işini kuran annelerden. Babasına iş kurmak istediğini söylediğinde, "Terzi mi olacaksın?" yanıtını alır. Başlarda çok ciddiye alınmasa da şimdi herkes kendisiyle gurur duyar. İş kurmaya karar verdiğinde önce eğitimini tamamlar ve ardından I’m NU markasını kurar. Markasının kuruluşunun blog yazmaya kadar uzandığını kaydeden Küçükakyüz, "Eğitimini aldım ve evet ben bu mesleği seçmeliyim dedim." diyor. Bir buçuk yıllık bir marka olan I’m NU, şimdiden 3 kişiyi de istihdam ediyor. Haftanın 3 gününü atölyede geçiren genç tasarımcı, işten arta kalan zamanlarında 1 yaşındaki oğlu Yusuf Kağan ile ilgileniyor.

Yaklaşık 3,5 yıl önce hobi olarak blog açar. Tesettürlü bayanlara yardımcı olacağını düşündüğü için kendi stilini anlatarak yazmaya başlar. Sonrasında dikiş ve stilistlik kurslarına gider, ardından da kendisine kıyafetlerini tasarlar. Tasarladığı kıyafetler dikkat çeker ve sipariş alır.
Aldığı siparişlerden sonra eşinin de desteğiyle kendi markasını kurar. Kurulduğunda online alışveriş sitelerinin çok yaygın olmadığını anlatan Yazıcı, butiklerin olduğunu fakat internet üzerinden bu işi yapan çok az kişinin olmadığına dikkat çekiyor. Modernleşmeyle tesettürü harmanlayarak ürün hazırladığını aktaran Nurcan Yazıcı Küçükakyüz, "Tesettürle modernleşmeyi harmanlaştırmak gerekiyor. Onun için benim en çok müşterilerim tarafından tercih edilen ürünüm tuniklerimdir. Ve daha çok da bunları tercih eden bayanlar çalışan bayanlar. O yüzden müşteri portföyümün yüzde 802nini çalışan bayanlar oluşturuyor." ifadelerini kullanıyor.

"EN YAKINLARINIZ BİLE SİZİ TAKLİT EDEBİLİYOR"

Online bir iş yapıldığında teknolojinin iyi kullanması gerektiğini düşünen genç tasarımcı, sosyal medyaya da değiniyor ve sosyal medyanın asıl amacının tanınma ve siyaset olduğunu aktarıyor. Küçükakyüz, sosyal ağlarda özel hayatın paylaşılmasından ziyade iş için kullanılmasını tavsiye ediyor. Genç tasarımcı da taklit edilmekten yakınıyor ama en yakınları tarafından:

"Bunun bir çözümünün olduğunu düşünmüyorum. Ne yaparsanız yapın istediğiniz yasal yollara başvurun hiçbir şekilde bunun önünü alamıyorsunuz. En yakınlarınız bile bunu yapıyor. Yani en yakınlarınız bile bir ürününüzü ya da yaptığınız bir şeyi taklit edebiliyor. Bazen eşim gördüğünden benden daha çok sinirleniyor. 'Baksana işte senin yaptığının aynısını yapmış.' diyor ama dediğim bir şey var. Modellerimi ya da ürünlerimi çalabilirler ama beynimi çalamazlar. O beyin bende olduğu sürece ben daha iyisini tasarlayabilirim. O yüzden o kadar rahatım bu konuda."

Bulunduğu sektörün reklamının farklı olduğunu anlatan Nurcan Küçükakyüz, tasarladığı bir ürünü müşterilerinin önce tasarımcının üzerinde görmek istediğine dikkat çekiyor. Ürününü kendisi giydiği zaman reklamını da yapmış olduğunu belirten genç tasarımcı, ürünün bu şekilde pazarlandığını, bireysel reklamla geniş kitlelere ulaşıldığının altını çiziyor. Anne olduktan sonra tam zamanlı çalışmanın zor olduğunu vurgulayan Küçükakyüz, yaşadıklarıyla ilgili şunları paylaşıyor:

"Çalışan anne olmayı çok düşünmedim ama hep üreten bir anne olmak istedim. Üretmek çok apayrı bir şey. olmaktan Evde oturduğunuzda ya da bir işiniz olmadığında da bir şeyler üretebilirsiniz. Ben o yüzden hep üreten bir anne olmak istedim çalışmaktan ziyade. Ama işimin beni bıktırdığı anlar elbette oluyor. Ama gene de bütün bayanlara tavsiyem; üretken olsunlar. Bayan üretirse toplum üretiyor. Ben bunu çok iyi görüyorum."

Çizimleri ve tasarımlarıyla genç tasarımcıların büyük firmalara yol gösterdiğini aktaran Küçükakyüz, büyük firmaların değişmeye başladığını ve artık daha özgün modellerle gençlere hitap etmeyi başardığı tespitinde bulunuyor.


HABER KAYNAĞI : http://www.sondevir.com/basarioykuleri/163244/helal-olsun-dedirten-3-girisimci-genc-kadin.html

Çiçekler, öncekilerin solduğunu bilmez, yine açar. Bebekler, evvelkilerin öldüğünden habersiz, yine doğar. Gençler, bir gün ayrılacaklarını düşünmez, yine evlenir. Müellifler, günün birinde unutalacaklarını dikkate almaz, yine yazar. Kazananlar, sonunda bırakıp gideceklerinden gafil, yine çalışır...

Bir kudret, kainatı böyle çevirir; bir hikmet, canlıları böyle sevk eder ve bir sır insanları böyle çalıştırır...
Arz küresi.. 
Misafir öğüten sofra... 
Toprak ana, meyveleriyle beslediği insanoğlunu sonunda bağrına basıyor....
Bunları elbet biliyoruz ama yinede dayanmak ne zor oluyor.. Hemde yaşı henüz 18'inde, ömrünün baharında, yaşamadıklarının, hayallerinin, umutlarının, heyecanlarının en başında minik bir prensesi düşününce nasılda kötü oluyor...



Buna dayanmak ne zormuş. Alışmak ne mümkün böyle bir acıya..

Hele ki paylaşmışlığınız çok ise, hatıralarınız varsa ve onlar gözünüzün önünde bir bir canlanıyorsa..
Pazar gecesi, sabaha karşı kuzularımdan birini kaybettik biz, diğerinin yoğun bakımdan çıkmasını bekliyoruz. Hele ki ikisinin acısını aynı anda yaşamak nasıl yaralıyor zaten yaralı olan kalbimizi.
Beyza'm...Benim güzel meleğim. Merhametli kuzum... Mekanın cennet, cennettinde en güzel köşesi senin olsun....
Güzel meleğim ve onun dünya güzeli; şu an yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren kız kardeşi beril için dualarınızı esirgemeyin lütfen.. Buna şu an her an olduğundan daha fazla ihtiyacımız var. 
En yakın arkadaşlarından İdil içinde ailesine başsağlığı dileklerimi gönderiyorum buradan. Umarım en güzel yerde, cennetin onlara yakışan en güzel köşesinde yine beraber olurlar kuzumla. 



Araçta bulunan diğer arkadaşları Berfo Çakır, İdil'in kuzeni Aytuğ Bayar, Tolga Şahin ve Basri Yılmaz yoğun bakımdalar ve onlar içinde bütün iyi dileklerinizi bekliyoruz.. Umarım daha fazla acı yaşanmadan sağlıkla sıhhatle yavrularımıza kavuşuruz...




Şu fotoğrafı gördüğümde içim daha çok acıyor inanın.. Bunu yazan insan olamaz !! Ölümün sizi nerede , ne şekilde, hangi koşullarda yakalayacağını asla bilemezsiniz ! Vadeniz doldu ise yapabileceğiniz hiç birşey yok !! Belki sıcak yatağınızda sabah için plan yaparken bir daha kalkamayacaksınız, yada herhangi bir yerde ayağınız taşa takılacak bunu kestirmek ne mümkün ? 

Ve kimin haddine ? 
Kimseye beddua etmek adetim değildir ama , bir gün başınıza benzer bir olay gelirse o zaman böyle yorumlar görürseniz ne demek istediğimi çok net anlarsınız ! Aileler üzgün, yaralı, canlar gitmiş, diğerlerinin aramıza dönmesi umutla bekleniyor.. Sebep her ne olursa olsun evlatlar kaybedilmiş ve aileleri dışında hiç kimsenin olayla alakalı en ufak bir malumatı yok iken bu tarz yorumlar yapmanız karşısında tek söyleyebileceğim 
İNSANİ DEĞERLERİNİZİ BİR KEZ DAHA GÖZDEN GEÇİRMENİZ OLACAK !

Merhaba arkadaşlar... Ne zamandır yazı yazmıyordum onu geçen gün yazdım, kendim de bişeyler hazırlamıyordum onu da geçen gün hazırladım  :D Geriye birtek uzun zamandır yemek tarifi paylaşmamış olduğumuz gerçeği kaldı..Peki ben ne yaptım ? Tabiki onu da hallettim :P


Yaz ayları geldi malum. Artık sıcaklardan daha ziyade ılık yada soğuk yenebilecek şeyler hazırlamak lazım. Bende bugün için böyle yaptım. Mutfağa girdim, akşam yemeğim için enfes acılı mantarlı tavuk sote hazırladım ve sizler içinde her anını fotoğraflandırdım :) Ölçülü vermiyorum tarifimi , kişi sayınıza göre miktarlarını kendiniz ayarlarsınız benim yemeğim iki kişilik.
Umarım beğenir ve sizlerde denersiniz...

Malzemelerimiz

Kemiksiz tavuk göğsü
Soğan
Sarımsak
Kırmızı Biber
Sivri Biber
Yarım kilo mantar
Tuz, kırmızı ve karabiber, kimyon, köri, kekik
Zeytinyağı


Malzemelerimizin tamamını jülyen şeklinde kesiyoruz. Yani uzun şeritler halinde. Ben tamamını bir arada pişirmek yerine her zaman ayrı ayrı pişirip daha sonra karıştırmayı daha uygun buluyorum yoksa tüm malzemeler pişicek diye beklerken soğanlar falan arada eriyip gidiyor.

Tavamıza ilk olarak tavuk göğüslerimizi alalım çok az zeytinyağı ile beraber. Soteleyelim sürekli alt üst ederek.

Pişmesine az bir süre kala, bütün baharatlarını katarak iyice harmanlayalım ve ayrı bir tabağa alalım.


Daha sonra uzun uzun kestiğimiz biberleri, ay şeklinde kestiğimiz soğanlar ve sarımsaklarımızla beraber aynı tavayı yıkamadan çok az zeytinyağı damlatarak aynı şekilde soteleyelim. Sotelenen biberlerimizi de tavukların üzerine ekleyelim.


Geldik son aşamaya. Kaldı geriye birtek mantarlarımız. Mantarları da yine aynı tavaya minicik bir damla zeytinyağı ile beraber alalım ve suyunu bırakıp çekinceye kadar kavuralım.


Pişen mantarların üzerine tabağa aldığımız tüm karışımı boşaltalım ve ocak üzerinde beş dakika iyice harmanlıyalım.... Ve yemeğimiz hazır.. Afiyet olsun :)


Merhaba; kendim yaptım dediğim yazılarla ne zamandır yokum... Neden peki ? Çünkü kendim hiç birşey yapmıyorum da ondan :D
Ama bugün hamaratlığım tuttu..Adım da o ya zaten. Ben hamarat hatunum :))
Abimin eşi ile birlikte dedikodu yaparken, pazardan parça kumaşçıdan aldığı kumaşları gösterdi bana.Tanesini 25 kuruşa almış kumaşları..Bakarken bir tanesi çok hoşuma gitti.


Atladım hemen, elimizin altında makina da var tabi durur muyum... Dedim ben bundan elbise yapıcam..


Hemen iki dakikada en pratik şekilde kestim biçtim ki fotoğraflandırdım birazını zaten, hopppp yarım saat sonra elbisem hazırrrr :D


Çok seviyorum kendimi pratik bir hatun olduğum için...
Zaman kaybetmeden kendime birde ''PRATİK HATUN''

Çalışma hayatının her gün biraz daha stresli hale geldiği doğru. Stresin iş başarısını engelleyen en önemli nedenlerden biri olduğu da iyi biliniyor. İş hayatında stres bir ölçüye kadar faydalı bulunuyor fakat o ölçüden fazlası da iş ilişkilerini bozuyor, dikkati dağıtıyor, verimi azaltıyor, başarısızlığa sebep oluyor. Tüm bu olumsuzluklar üst üste gelince ister istemez sosyal hayatımız da etkileniyor.
Bu  nedenle iş yeri kaynaklı stresi azaltmanın bazı yolları var. Benim de çok kullandığım ve etkili yollardan biri olduğuna inandığım yöntem ise; strese girdiğim anlarda ufak molalarlar birlikte derin derin nefes alıp vermek. Bu işlemi arka arkaya 5-6 kez tekrarladığımda fark edilir bir rahatlama hissediyorum.
Geçtiğimiz günlerde yine stresli bir anda bu yöntemle rahatlamaya çalışırken çalışma arkadaşımın masasında granini meyve suyu şisesinin üzerine iliştirilen şöyle bir mesaj gözüme çarptı; “Sen sınırsız potansiyele sahipsin.” Bir anda pozitif düşünmenin çok işe yaradığını fark ettim. Sonra kendi kendime dedim ki; nefes egzersizleriyle birlikte kendimizi bu şekilde motive edebilir, içimizdeki potansiyeli dışarıya çıkarabiliriz.
 
Benim kartımı sizlerle paylaşıyorum.
Kendi pozitif mesajınız için granini facebook sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
https://www.facebook.com/graniniTurkiye
Bir boomads advertorial içeriğidir.



AŞK MASALI 

Nerde ne zaman bu hava çalınsa 
Hoş geldi geçmişteki güzel günler 
Nereye gidersen git günlük tasa 
Bırak biraz da şad olsun gönüller 

Beşiktaş'ta gün görmüş bir bahçede 
Nisan akşamlarının en tatlısı 
Sevdiceğim on dördünü sürmede 
Bende gönüllerin en kanatlısı 

Ben delikanlıyım o kız ve dilber 
Bahar kokan o yanıp tutuşan ben 
Şakadan derken dalmışız beraber 
Aşk bahçesine çıkılmaz içinden 

Ölüyorum senin için güzelim 
Nasıl gülüp sokuluyor sahi mi 
Saçlarını okşayan hangi elim 
Kollarımda o yarin kendisi mi 

Çöl olsa aşar dağ olsa yıkarım 
Bizi ayıran kalın duvarları 
Bu acı gerçeğe sonradan vardım 
Gök çoktan yeşildir,dal çoktan sarı 

Bir define var gitsem bulur muyum 
Öpüştüğümüz ağaçlar altında 
Sevmek devam eden en güzel huyum 
İnsan bir kere sever hayatında 

Ben değilim söz açan gelecekten 
Var mı yok mu alemde bir o akşam 
Hiçbir şey istemiyorum felekten 
Bir daha seninle beraber olsam 

CAHİT SITKI TARANCI
Hurriyet.com.tr geçtiğimiz günlerde yeni bir projeyi takipçileri ile buluşturdu. Bu proje aslında Hürriyet markasını çok daha sosyal bir hale getiriyor, Hürriyet’i sadece bir haber sitesi olmaktan çıkarıp dijital dünyanın hızı ve etkileşimini kucaklayan bir sosyal platforma dönüştürüyor.
Öncelikle Hürriyet Sosyal’e üye olmanız  gerekiyor. Aslında bu üyelik bu sosyal dünyaya giriş anahtarınız. Sonrasında bu anahtarla giriş yaptığınız dünyayı ne kadar aktif kullanacağınız size kalmış. Bir blog yazarı olarak blogumdaki içerikleri hürriyet sosyal takipçileri ile buluşturabiliyor, günün bana göre dikkat çeken haberlerini bu platformdaki takipçilerimle buluşturabiliyorum. Düşünsenize, hurriyet.com.tr ‘de kendi haberlerinizi paylaşabileceğiniz bir alan daha sizi bekliyor!
İlgi alanınıza göre kategorileri belirleyebiliyor ve bu sayede sizi gerçekten ilgilendiren gelişmeleri çok daha hızlı bir şekilde öğrenebiliyorsunuz. Bir müzik bloggerı olarak bu özelliği şüphesiz ağırlıklı olarak kültür sanat kategorisinde kullanıyorum. İlginizi çeken ve ‘’ben de bir yorum yapayım’’ dediğiniz haberleri de hashtag’lerle paylaşabiliyor diğer kullanıcılar ile tartışabiliyorsunuz. Bu hürriyet sosyal’in bir başka artısı şüphesiz.
Ancak bana göre, bu projenin en keyifli yanı Hürriyet yazarları ile çok daha hızlı bir şekilde iletişime geçebiliyor olmanız ve onlarla ciddi bir etkileşimde bulunabilmeniz. Yazarlar bu platformu sadece haber linklerini paylaşmak için kullanmıyor, sosyal medya platformu gibi anlık düşüncelerini paylaşmak için de kullanıyor. Bu sayede yazarları yazıları dışında anlık iletileri de daha yakından tanıyor ve onlardan haberdar olabiliyoruz.
Hürriyet sosyal, habercilikte net olarak yeni bir dönemin başlangıcını yapıyor. Okuyucuyu, sadece okuyucu olmaktan çıkarıyor, yazan, tartışan bir katılımcı konumuna getiriyor.
Şimdi Hürriyet’in Sosyal dünyasını daha yakından tanıma zamanı…
İçerik: www.hayatmuzik.com

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Dünyanın önde gelen mobil platformu LINE, 50MB ücretsiz internet olanağı sağlayarak kullanıcılarının iletişim olanaklarını artırmalarına ve birbirleriyle dayanışmalarına katkıda bulunuyor.  Mesajlaşma, yüksek kalitede sesli ve görüntülü arama, sesli mesaj, fotoğraf ve lokasyon göndermeyi bir arada ve ücretsiz sunan LINE, kullanıcılarına 50 MB’lık interneti ücretsiz sunmakla kalmıyor, aynı zamanda  internet paketi kazananlara isterlerse bunu başkalarına hediye etme olanağı da yaratıyor.
Yalnızca LINE kullanıcılarına sunulan kampanyaya katılmak için çok basit ve eğlenceli bir yol bulunmuş:
Öncelikle telefonunuza LINE’ı indirmeniz gerekiyor: http://line.me/tr/download
1) Etkinlik haftası olan 26 Mayıs - 1 Haziran tarihleri arasında LINE arkadaşlarınıza en az 3 farklı günde mesaj, sticker ya da fotoğraf gönderin.
2) Mesaj gönderdiğiniz her gün için 1 puan kazanacaksınız.
3) 3 puanı topladığınızda, ücretsiz 50 MB internet sizin olacak!
Gerekli puana ulaştıktan sonra LINE Türkiye resmi hesabı tarafından iki hafta içerisinde bilgi mesajı alacaksınız. Mesajda belirtilen alana internet paketinin yüklenmesini istediğiniz telefon numarasını girmeniz yeterli. İnternet paketi giriş yaptığınız anda geçerli olacak ve 24 saat boyunca kullanılabilecek. Bilgi mesajının size ulaşabilmesi için LINE Türkiye resmi hesabını arkadaşınız olarak eklediğinize emin olun. Bunun için; LINE’ın ana menüsünde yer alan Diğer/Daha Fazlası > Resmi Hesaplar bölümünü kullanabilirsiniz.
50 MB’lık internet paketi, Turkcell abonesi numaralar tarafından kullanılabiliyor.  “Ama benim hattım Turkcell değil” diyorsanız üzülmeyin, bilgi mesajıyla birlikte gelen formu doldururken arkadaşlarınız ya da sevdiklerinizin numarasını girerek kazandığınız internet paketini onlara hediye edebilirsiniz.
Ücretsiz internet paketinize hemen sahip olmak için LINE yükleyin! http://line.me/tr/download
Bir boomads advertorial içeriğidir.

Sevipte söyleyemediğim şarkılar var 
Bir dizesini asla hatırlayamadığım şiirler 
Keşke,keşke o ben olsaydım dediğim hikaye kadınları 
Düşlerim var... 
Uyandığımda yalnızca başını hatırladığım, 
Ve asla sonuna kadar görmeyi beceremediğim 
Bir adam var düşümde,tam dokunacakken uyandırıldığım 
Bir adam,sonumuzun ne olacağını hiç öğrenemediğim 
Düşümde bir adam var,benim mi bilemediğim 
Bir adam var diyorum,düşünüp düşümden ayrı kaldığım... 


Nietzsche aforizmalarıyla ünlü bir filozoftur. Bazen onlarca sayfa ile anlatamadığınız bir konuyu Nietzsche bir kaç cümle ile muhteşem bir şekilde açıklamıştır.

1-) Sevdiğiniz insanları düşünüyorsunuz, ama daha derine inin, sonunda sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz, siz bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz..!

2-) Hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanların bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesidir..!

3-) Her güzel kadının olduğu yerde, birde onu düzmekten bıkmış zavallı bir erkek vardır

4-) Benim felsefe yöntemimi belirleyen temel özellik İNANMAMAKTIR..!

5-) Benim için para çok şey ifade etmez, yeter ki çalışmalarımı devam ettirmeye yetecek kadar param olsun..!

6-) KAYA GİBİ; Neysen o ol..!

7-) Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir

8-) Ölüm güç bir şeydir. Ölümün son iyiliği, bir daha ölümün olmamasıdır..!

9-) Kadın sevmek demek, yaşamdan nefret etmek demektir..!

10-) Ümit mi? Ümit en son kötülüktür..! Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır!

11-) Kutsal olan gerçekler değil, kişinin kendi gerçeği için çıktığı arayıştır..!

12-) İnsan ölümü nasıl karşılayacağına karar vermek zorundadır..!

13-) Kimin neyi bilmek istediğini kim belirleyebilir?

14-) Sürelere özgü zevkler herkes için geçerli değildir.

15-) Benim evim valizimdir.

16-) Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız, önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?

17-) Gerçek seçim, yalnızca gerçeğin ışığı altında filizlenebilir

18-) Bir erkek ancak bir erkek gibi davranarak, onun içindeki kadının ortaya çıkmasına yol açar

19-) Aşık seven kişi değildir, sevdiği kişinin mutlak sahibi olmaya çalışandır

20-) Kadınları suçla ve cezalandır..! Onlardan uzak dur..!

21-) Cinsel arzu, aslında karşıdaki insanın zihni ve bedeni üzerinde mutlak hakimiyet kurmak için duyulan arzudan ibarettir..!

22-) Şehvet, topuklarımızı kemiren bir ******dur. Ve bu ******dan, bir parça et istendiğinde, bir parça ruh için yalvarmayı çok iyi bilir

23-) Hırsı yenmek için, daha büyük bir hırs gerekir. Pek çok kişi daha az hırsla dönen çarkın altında ezilip gitmiştir.

24-) Bütün soğuk canavarların en soğuğuna devlet denir. Soğuk soğuk yalan söyler o; ve ağzından şu yalan sürüne sürüne çıkar; "Ben devlet ulusum ben" Yalan! yaratıcılardır ulusları yaratanlar.

25-) Devlet derim ona, herkesin ağı içtiği yere, iyilerin ve kötülerin; devlet, herkesin kendini yitirdiği yer.

26-) Derin olduğunu bilen kimse kolay anlaşılır olmaya calışır, kalabalıkta derin görünmekten hoşlanan kimse ise anlasılmaz olmaya calışır. Kalabalık dibini göremediği herseyi derin sanır cünkü.

27-) Bundan sonraki yıllarda yapacağım iş iyiden iyiye belirlenmişti. Olumlayıcı kesimini bitirmiştim işimin. Sözle, eylemle hayır diyen bölümüne gelmişti sıra. Bunlar da şimdiye değin sürüp gelen değerlerin yenilenmesi, büyük savaş, son karar gününün belirlenmesiydi. Bu arada, bir de yavaş yavaş çevreme bakıyor, kendime yakın gördüklerimi, güçlerine dayanarak bu yok etme işinde bana yardımı dokunabilecekleri arıyordum. İşte o günden beri, yazılarımın her biri bir oltadır: Kim bilir belki de olta atmakta herkesten ustayımdır?... Oltama hiç bir şey takılmamışsa suç benim değil artık. Balık yokmuş.

28-) Insanlari siddetle kendi üzerine çeken, bir oyunu her zaman kendi lehine çevirmistir.

29-) Çok düsünen ve uygulamali düsünen, kendi maceralarini kolayca unutur, ama basindan geçenlerin çagristirdigi düsünceleri hiç unutmaz.

30-) Biri kendi düsüncesine bagli kalir; çünkü ona kendi kendine ulasmis oldugunu sanir. Öteki ise, onu zahmetle ögrendigi ve onu anlamis olmakla övündügü için baglidir düsüncesine. Sonuç olarak, her ikisi de kendini begenmislik.